Yazı boyutunu büyütmek için     
Share/Bookmark
 
 
Sayı : 38

Temmuz 2010

Bu yazı ;
851 defa Okunmuştur. Yazıcı için

Türk Dış Politikasında Eksen Kayması mı? Ekseni Kaydırılmış Dış Politikanın Asli Mecrasına Gelmesi mi?
Ahmet Faruk NİZAMOĞLU

İHH öncülüğünde organize edilen “Rotamız Filistin, yükümüz insani yardım” kampanyasında yer alan yardım gemileri ve yardım gönüllülerine karşı İsrail'in hunharca katliam yaparak dokuz Türk vatandaşını şehit etmesi ve pek çok vatandaşımızı da yaralaması nedeniyle Türkiye ile İsrail arasındaki gerginliğin doruğa çıkmasından sonra; BM Güvenlik Konseyi'nin İran'a yaptırım uygulamasına dair kararına Türkiye'nin red oyu kullanması, Türkiye'nin İsrail ve ABD'ye karşı ilk defa bu kadar açıktan tavır alması, “Türk dış politikasında eksen kayması mı yaşanıyor” tartışmalarını alevlendirdi.

Dış politikada eksen kayması tartışmalarında sergilenen yaklaşıma göre medya kuruluşları ve aydınlar ikiye bölünmüş durumda. Bazıları Türkiye'nin son gelişmeler ile batı dünyasına sırtını dönerek orta doğuya yöneldiğini ve tamamen bir orta doğu ülkesi olma yönünde ilerlediğini iddia ederken; bazı aydınlar ise Hükümetin izlediği dış politikayı çok realist ve akılcı bulmakta, Doğu ile ilişkilerin geliştirilmesinin, Batıya sırtını dönme anlamına gelmeyeceğini ifade etmekteler.

Bizim kanaatimize göre de Türk dış politikasın da eksen kayması yaşanmıyor; aksine daha önce ekseni kaydırılmış olan Türk dış politikası asli mecrasına oturuyor.

Bugün yapılan eksen kayması tartışmalarının mahiyetini anlayabilmek için en az 100 yıl öncesine gidip, gelişmeleri tarihi süreç içerisinde değerlen- dirmek gerekir.

Türkiye, Abbasiler döneminden beri, Büyük Selçuklu Devleti, Anadolu Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devleti zamanında İslam âleminin hamisi ve muhafazası rolünü üstlenmiş, yaklaşık 1000 yıl boyunca İslam'ın bayraktarlığını yapmış ve İla-i Kelimetullah'ı en önemli politika ve milli bir dava yapmıştır.

Avrupa'nın en karanlık devirlerini yaşadığı ortaçağda Müslümanlar, Kuran'dan aldıkları dersler ve feyizler ile insanlık tarihinin en parlak medeniyetlerini kurdular. Özellikle Osmanlı padişahları bir ferman ile Avrupa ülkelerindeki sosyal yaşamı dizayn edecek veya bir mektupla bazı ülkelerin krallarını tayin edecek bir kudret ve ihtişama ulaştılar.

Ancak ulaşılan muazzam kudret ve ihtişam bir süre sonra rehavete yol açtı. O ihtişam hep öyle devam edecek sanıldı. Lükse ve israfa girdikçe, idealler, gayretler söndü. Zira durmak, yıkılmanın başlangıcı idi. Önce duraklama, sonra da zirveden aşağıya iniş başladı. Fakat çok uzun dönem bu duraklama ve gerilemenin farkına bile varılamadı.

İslam alemi zirvede olmanın, kudret ve ihtişamın sarhoşluğunu yaşayıp, israf ve tembellik girdabında alabora olurken; Avrupa, Reform ve Rönesans hareketleri ile hızlı bir ilerleme sürecini başlattı. İlim ve sanatta kaydedilen ilerlemeler, sömürgecilik yoluyla zengin Asya ve Afrika ülkelerinden taşınan doğal kaynak, hammadde ve servetler, hak ve hürriyetler konusunda yönetimlere karşı elde edilen kazanımlar ve sanayi devriminin gerçekleştirilmesi gibi gelişmelerle Avrupa ülkeleri sınai, ekonomik, askeri vs. her alanda üstünlüğü ele geçirdi.

Osmanlı Devleti daha düne kadar iç işlerine karışıp, sosyal ve siyasal hayatına yön verdiği Avrupa ülkelerini, Düvel-i muazzama olarak anmaya, saygı ve hayranlık duymaya başladı.
Sanayileşmede Avrupa ülkelerinin çok gerisin- de kalan, ekonomik yönden borç batağına gömülen ve askeri yönden çok ilkel silahlarla teçhiz edilmiş eğitimsiz ve disiplinsiz bir orduya sahip olan Osmanlı Devleti, II. Abdülhamit'in dahiyane politikaları nedeniyle uzun dönem toprak bütünlüğünü koruyabildi.
Ülkenin ilerlemesini gerçekleştirecek münev- ver insan gücü yetiştirmek amacıyla kurulan mekteplerden, İslami şuurdan yoksun, kendi ülkesini ve milletini beğenmeyen, geri kalışın müsebbibi olarak İslam dinini gören, batı hayranı bir kuşak yetişti. Bunlar yüksek ücretlerle Avrupa'dan getirilip istihdam edilen batılı öğretmenlerin öğrencileri idi.

İttihad ve Terakki Cemiyeti etrafında örgütle- nen batılılaşmacı bu ekip, dış güçlerin de desteği ile önce II. Abdülhamit'i tahttan indirdiler, sonra da ülkeyi yıllarca sürecek bir ihtilaller, darbeler ve savaşlar döneminin içine sürüklediler; koskoca İmparatorluğu çok kısa bir zamanda Anadolu ve Trakya topraklarına sıkıştırıp, mahkûm ettiler. Devleti yok olma noktasına getirdiler.
Avrupa'nın büyük devletleri, Türkiye'ye Anadolu topraklarını bile çok görüyorlardı. Ülkeyi kendi aralarında nüfuz bölgelerine ayırıp, tampon devletciklere bölüp, bir daha sorun çıkaramayacak, İslam âlemine lider olamayacak ve bir güç odağı olarak batının karşısına çıkamayacak hale getir- mek istiyorlardı. Bu amaçlarla ülkenin her yerini işgal edip, aralarında paylaşma cihetine gittiler. İslam âleminin hür ve müstakil son kalesi olan Türkiye/Anadolu da düşüyordu. Artık yeryüzün de hür ve müstakil hiçbir İslam ülkesi kalmayacak-tı.
İslam âleminin karşılaştığı bu büyük felaket, 7 den70'e, küçük büyük, genç yaşlı, kadın-erkek, köylü-kentli, tüm bir milleti intibaha ve gayrete getirdi. Ülke genelinde hürriyet mücadeleleri başlatıldı. Yurt genelinde yazılan kahramanlık destanları ile işgal kuvvetleri ülke dışına sürülüp, istiklal harbi kazanıldı.
İstiklal harbinden sonra teşekkül eden yeni yönetim kadrosu büyük oranda İttihad ve Terakki geleneğinden gelen batılılaşmacı ekipten oluşu- du. Bunlar, ülkenin geri kalmasının en önemli müsebbibi olarak İslam'ı görüyor, dinin bizi geri bıraktığını iddia ediyor ve ilerlemek için ferdi ve toplumsal hayatta dinin tesirlerinin yok edilmesi gerektiğine inanıyorlardı.

İstiklal harbinden sonra yapılan barış görüşme lerinde yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi bağımsızlığını tanımak için Avrupa devletlerinin en önemli şartı Türkiye'nin İslami kimliğine ve İslam âlemi üzerindeki nüfuzuna son verilmesi, seküler bir yaşam tarzının ve batı dünyası ile uyumlu dış politikaların benimsenmesi idi. Batının bu talepleri aslında Türkiye'deki yönetici kadro- nun takip ettikleri siyaset ile örtüşüyordu. Bu ne- denle anlaşma masasındaki Avrupa devletlerine gerekli teminatlar ve taahhütler verilerek Lozan Anlaşması imzalandı. Batılı devletlerde Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi bağımsızlığını tanıdılar.

Lozan Konferansı ve anlaşma sürecinde İngiltere ve ABD deki Yahudi lobisi etkin rol oynadı. Türk heyetine yaklaşmayı ve güvenini kazanmayı başardılar. Lozan Anlaşması ile Türkiye'nin İslam âleminden koparılıp batıya yönelmesi ve Avrupa devletlerine bağlanması sağlanmış oldu.

Lozan Anlaşması kaç maddeden oluşmaktadır, hangi gizli hükümleri vardır, gizli maddelerinde hangi tavizler verilmiş ve hangi taahhütlerde bulunulmuştur… Bunlar tam olarak bilinmemek- tedir. Türk kamuoyu ülkenin kaderini tayin eden bu anlaşma hakkında yeterli bilgilere sahip değildir. Milletten saklanan anlaşma maddeleri ile ülkenin kaderi tayin edilmektedir.

1924'ten sonra dışta batı ülkelerinin desteğini alan devlet yönetimi, ülke içinde büyük bir kültürel değişim ve dönüştürme projesi başlattı. CHP tek parti idaresinin zulüm niteliğine varan uygulamaları ile içeride “yeni bir millet yaratma” eylemi sürdürülürken, dış ilişkilerde kendi içine kapanmış bir tutum izlendi.
İkinci dünya savaşından sonra dünyada oluşan iki kutuplu yapı, Türkiye'yi bir tercihte bulunmaya ve Sovyet Bloğuna karşı Batı Dünyasına yaklaşma- ya zorladı. Sovyetlerin yayılmacı politikalarına karşı Türkiye güvenlik gerekçesi ile ABD ve Avrupa'ya yakınlaşmak, çok partili siyasal hayata geçmek zorunda kaldı
1948'de İsrail'in kuruluşunu ve bağımsızlığını ilk tanıyan ülkelerden birisi olan Türkiye, İslam âlemi ile ilişkilerini en alt seviyede tutmuştur. Türkiye'nin kendisini batıya muhtaç ve mahkum hissetmesini isteyen batı ülkeleri, Türkiye'nin komşuları ve diğer Ortadoğu ve Asya ülkeleri ile düşmanlığını körüklemiş, sorunların derinleşme- sine katkıda bulunmuştur. Tüm politikalarını “Türkiye'yi kontrol altında tutma” amacına matuf olarak gerçekleştirmişlerdir. Öte yandan İslam âlemindeki Türkiye imajını kırmak, Türkiye'nin bu bölgeler üzerindeki nüfuzunu yok etmek için yoğun bir propaganda yürütmüşler, Türklerin İslam'ı terk ettiğini ve İslam dünyasına sırtlarını döndüklerini yaymışlardır.

Türkiye maalesef uzun yıllar, ürkek korkak, risk üstlenmeyen, çekingen ve şahsiyetsiz bir dış politika takip etmiştir. Tarihi misyonu reddedile- rek, sınırları anlaşma masalarında cetvelle çizilen yeni yetme bir devlet gibi hareket edilmiştir. Türkiye iç kamuoyunda da, daha yakın zamana kadar “üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili ülke” olarak tarif edilmekteydi.

Türk dış politikası ve uluslararası ilişkilerde kaydedilen gelişmeler karşısında; içerideki ve dışarıdaki bazı çevreler, “senaryoyu böyle yazma- mıştık, oyunu biz böyle planlamamıştık; bu filmde bir terslik var, böyle olmamalıydı” şaşkınlığı içerisinde şok yaşıyorlar.

Son yıllarda Türk dış politikasında tüm dünya kamuoyunun dikkatini çeken gözle görülür bir strateji değişikliği yaşanıyor.

Hem batı dünyası, hem de Asya'nın gelişmiş ülkeleri tarafından uygulanan “güç, menfaat ve çatışma” eksenli dış politika anlayışı yerine; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti yeni bir uluslar arası politika stratejisi ikame etmektedir. Bu yeni dış politika stratejisi “adalet, ortak kazanç, barış ve ittifak” temellerine dayanmaktadır.

Materyalist felsefenin insanoğlunun başına sardığı “güç ve menfaate” dayalı medeniyet anlayışından bunalan insanoğlu, huzur ve güven içerisinde yaşayabilmek için yeni arayışlar içerisine girerken; kaynağını Kur'an'dan alan “adalet ve yardımlaşma” temeline dayanan İslam medeniyeti ile tanışmaya başlamıştır.
Yeni Türk dış politikası “Hak, adalet, hukuk, dostluk, barış, yardımlaşma ve ortak kazanç” gibi temel kavramlar üzerine bina edilmiştir. Bu temel stratejinin somut yansımaları “komşularla sıfır sorun”, “medeniyetler ittifakı”, “çatışmaya karşı barış ve diplomatik çözüm”, “zulme karşı duruş” ve “dostluk ve işbirliği ile birlikte kazanalım” politikaları şeklinde olmuştur.

Adalet ve barış eksenli bu yeni politika yaklaşımı kısa zamanda meyvelerini vermeye başladı. Türkiye “her an savaşa girilebilecek azılı düşmanlarmış” gibi algılanan komşu ülkelerle iyi ilişkiler içerisine girerek ve diplomatik kanallar kullanılarak önemli dostluk ve işbirlikleri geliştir- di. Komşu ülkelerle yapılan dış ticaret patlama gösterdi.

ABD ve İsrail eksenli dış ilişkiler yerine, çok yönlü ve çok boyutlu dış ilişkiler gerçekleştirildi. Türkiye yakın tarihinde ilk defa Afrika ülkelerine, Latin Amerika ülkelerine açıldı ve Asya ülkeleri ile ilişkiler daha da geliştirildi. Rusya ile enerji konusunda önemli stratejik işbirlikleri yapıldı. Osmanlı nüfuz alanındaki Ortadoğu, Kafkas ve Balkan ülkeleri ile ilişkiler geliştirildi. Daha burada sayamadığımız pek çok gelişmeler nedeniyle Türkiye bir taraftan ekonomik yönden hızla büyürken, diğer taraftan uluslar arası camiada siyasi nüfuz ve etkinliği hızla artırmaya başladı.

Türkiye'nin uluslar arası ilişkilerde dillendir- diği “barış ve adalet” söylemi gelişmekte olan ülkeler ve üçüncü dünya ülkelerine çok sempatik geldi ve dikkatlerini Türkiye'ye çevirmelerine yol açtı. BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği için yapılan oylamada Türkiye'nin 150'den fazla ülkenin oyunu alarak seçilmesi bunun önemli bir göstergesiydi.
Tüm bu gelişmeler “Türkiye'yi kontrol altında tutulması gereken bir unsur” olarak değerlendiren çevreleri çok rahatsız etti. Kendi ülkelerinin kamuoyları Türkiye'nin politikalarına sempati ile yaklaşırken, başta ABD ve İsrail olmak üzere bazı devlet yönetimleri veya sivil güç odakları Türkiye'yi firenlemenin ve pasifize edip yeniden kontrol altına almanın yollarını aramaya başladı- lar.
Dünya kamuoyunun sempatisini kazansa da, birkaç olay Türkiye düşmanları açısından bardağı taşıran olay olmuştur:

İlk olarak Davos'ta yaşanan “one minute” olayı İsrail'e kafa tutulabileceğini göstermesi ve adeta dokunulmaz, eleştirilmez sanılan bir efsaneyi yıkması bakımından şok etkisi yaratmıştır. Bu başkaldırının ve itirazın ise daha düne kadar “uysal koyun” olarak görünen ve ABD ve İsrail'e mahkûm sanılan Türkiye'den gelmesi hayretleri daha da artırdı.

İslam ülkeleri ve özellikle de Ortadoğu'da Türkiye'nin popülaritesi ve nüfuzunun hızla artmaya başlaması ve bölgede lider güç olarak algılanmaya başlaması İsrail'i ve ABD'deki güçlü Yahudi lobisini son derece rahatsız etti.

ABD ve İsrail'i öfkelendiren çok önemli bir gelişme de; Türkiye ve Brezilya'nın girişimleri sonucu İran ile imzalanan “zenginleştirilmiş uranyum takasına yönelik anlaşma” olmuştur. ABD ve İsrail, İran'ın nükleer silah üretmekte olduğu ve dünya barışını tehdit ettiği gerekçesi ile İran'a saldırmayı, siyasi, ekonomik, sınai ve askeri yönden çökerterek bir tehdit unsuru olmaktan çıkarıp kontrol altına almayı planlıyordu.
Türkiye, bu anlaşma ile ABD ve İsrail'in elindeki en önemli “İran'a saldırma gerekçesini” ellerinden almış, diplomatik çözümü zorlamış oluyordu. Çünkü onlar üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek, İran'ı pasifize etmek istiyorlardı. İşte Türkiye böyle bir durumda adeta İran'ı ipten aldı ve idamdan kurtardı. İsrail ve ABD Yahudi lobisi bu gelişmelerden çılgına döndü.

İHH'nın organize ettiği “Rotamız Filistin, yükümüz insani yardım” kampanyasındaki Mavi Marmara gemisine İsrail'in saldırarak hunharca katliam yapmasının ve dokuz Türk vatandaşını şehit ederek pek çoğunu da yaralaması olayının arkasındaki gerçek amaç, Türkiye'nin cezalandırıl- ması, Başbakan Tayyip Erdoğan ve Ak parti iktidarının prestijinin kırılması, Türkiye'nin ortadoğudaki nüfuzunun ve etkinliğinin yok edilmesi ve dünya kamuoyuna, girişilecek İsrail karşıtı teşebbüslere karşı gözdağı verilmesidir. Zira savunma sanayi bakımından ABD ve İsrail'e bağımlı olduğu çok iyi bilinen Türkiye'nin herhangi bir askeri operasyona teşebbüs edemeye- ceğinden emin idiler. Gazze'ye yardım konvoyuna yapılan operasyon ile Türkiye'nin sindirileceği ve nüfuzunun kırılacağı hesap ediliyordu.

Türkiye'nin gelişmeleri sineye çekerek Ak Parti Hükümeti'nin suçlanacağı ve belki de Başbakan Tayyip Erdoğan'ın tasfiye edileceği bekleniyordu.

Ancak gelişmeler hiç de bekledikleri yönde olmadı. Türkiye, İsrail'in menfur katliamına karşı çok sert tepki gösterdi. Bütün dünya kamuoyu Türkiye'nin haklılığını teslim ederek, İsrail'i kınadı. Allah planlarını başlarına doladı.

Türkiye'yi cezalandırmayı amaçlarken; İsrail dünya kamuoyunda hızla yalnızlaşmaya başladı. Buna karşı Türkiye'nin popülaritesi ve nüfuzu daha da arttı. Adeta dünyada barışın temsilcisi ve İslam âleminin doğal lideri konumuna geldi.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin İran'a yaptırım uygulamasına yönelik kararına, ABD'nin tüm ısrarlarına rağmen Türkiye red oyu kullandı. Bu gelişme Türk dış politikasının ABD ve Yahudi lobisinin güdümünden çıkarak bağımsız hale geldiğini bütün dünyaya göstermiştir.
Bugün gelinen aşamada batı dünyasının “askeri ve ekonomik üstünlüğe bağlı kuvvet ve menfaate dayalı medeniyet anlayışı” ile Türkiye- 'nin yeniden ifade etmeye başladığı “hak, adalet, barış, yardımlaşma ve zulme karşı dayanışma kavramlarına dayanan medeniyet anlayışı” arasında büyük bir mücadele başlamıştır. Bu “güçlünün her zaman haklı olduğu anlayışı” ile “haklının her zaman güçlü olması gerektiği anlayışı” arasında yapılan kıyasıya bir savaştır. “Güç ve zorbalık” ile “adalet ve barış” arasında bir mücadeledir bu.

Son günlerde yoğunlaşan “Türk dış politikasın da eksen kayması yaşandığı” iddialarını bu kapsamda değerlendirmek gerekir. Başta ABD, İsrail ve dünyadaki Yahudi lobileri olmak üzere Türkiye düşmanı odak ve çevreler, Ülkemize ve Hükümete karşı büyük bir psikolojik savaş ve karalama kampanyası başlattılar. İçimizdeki bazı hain veya gafiller de bu kara propagandaları yayarak, ülkemizi kaosa sürüklemeye çalışanlarla işbirliği yapmaktadırlar.

Bugün manzara nasıl görünürse görünsün; zulüm ve zorbalık mağlup, hak ve adalet galip olacaktır. Yarınlarımız, mutlaka bugünden daha güzel ve daha aydınlık olacaktır.