Kur'an-ı Kerim'in çok yerlerinde Yahudiler'in karakteristik özellikleri ve sıfatları zikredilerek, sahip oldukları bu olumsuz ve itici vasıflarından dolayı tehdit edilmiş, azarlanmış ve tahkir edilmişlerdir. Mesela kendilerine verilen ilahi nimetlerin karşısında şükürsüz duruşlarından, Allah'a şirk koşmalarından, kendilerini yeryüzün- de üstün ırk olarak görmeleri sebebiyle gurur sahibi olduklarından, kötü hasletler olan hırs ve tamâ ile zillet içinde kaldıklarından bahsedilmektedir.
Risale-i Nurlar Kur'an'ın kapsamlı bir tefsiri olmasından, elbette ya yaşanmış tarihi vakıalardan veya Kur'an ve hadislerden istifade edilerek, Yahudilerin nasıl bir millet oldukları ortaya konulacaktır. Aşağıda Risale-i Nurlarda Yahudiler- le ilgili geçen bazı yerleri yorumlarıyla birlikte verilmeye çalışılacaktır.
1- SIFATLARI
A- Yahudi milleti, dünya malına karşı çok HIRS'lıdır. İnsanlık tarihinde mal sevgisiyle şöhret bulmuş ve malı elde etmek için çok fazla çaba sarfedip, hırs gösteren millet, Yahudiler olmuştur. Üstad Bediüzzaman insanlık aleminde hırs'ın ne kadar kötü bir hastalık ve zillet vesilesi olduğunu anlattığı yerlerde, genellikle Yahudilerden örnekler vermektedir. Mesela;
Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefaleti getirir. Evet, her milletten ziyade hırsla dünyaya saldıran Yahudi milletinin zillet ve sefaleti, bu hükme bir şahid-i kàtı'dır. (20. Mektub, İkinci Mebhas)
Hem daire-i insaniye içinde her milletten ziyade hırsla dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi milleti, pek çok zahmetle kazandığı, kendine faidesi az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşru bir servet-i ribâ ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki, hırs maden-i zillet ve hasârettir. (20. Mektub, İkinci Mebhas)
Hem Yahudi milleti hırs ile, ribâ ile, hile dolabı ile rızıklarını zilletli ve sefaletli, gayr-ı meşru ve ancak yaşayacak kadar rızıklarını bulması ve sahrânişinlerin, yani bedevîlerin, kanaatkârâne vaziyetleri, izzetle yaşaması ve kâfi rızkı bulması, yine mezkûr dâvâmızı kat'î ispat eder. (19. Lem'a)
Hem dünyada, milletler içinde şiddet-i hırsla meşhur olan Yahudi milletinden daha ziyade rızık peşinde koşan olmuyor. Halbuki zillet ve sefalet içinde en ziyade sû-i maişete onlar maruz oluyorlar. Onların zenginleri dahi süflî yaşıyorlar. Zaten ribâ gibi gayr-ı meşru yollarla kazandıkları mal, rızk-ı helâl değil ki meselemizi cerh etsin. (29. Mektub, Altıncı Risale)
B- Yahudi Milleti, çok HASUD'dur. Bu özellik- leri tüm insanlar tarafından bilinmektedir. Mesela Ahirzaman Peygamberi onlardan gelmediği için hem peygamberimize (a.s.m) ve hem de Cebrail (a.s)'a düşman olmuşlardır. 19. Mektub'da bu konuda Üstadmız aşağıdaki rivayeti nakletmek- tedir:
Hem ulema-i Nasârâdan, meşhur, bahsi geçen Bahîra-i Rahib ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Şam tarafına amcasıyla gittiği vakit on iki yaşındaydı. Bahîra-i Rahib, onun hatırı için Kureyşîleri davet etmiş. Baktı ki, kàfileye gölge eden bir parça bulut, daha kàfile yerinde gölge ediyor. “Demek aradığım adam orada kalmış.” Sonra adam göndermiş, onu da getirtmiş. Ebu Talib'e demiş: “Sen dön, Mekke'ye git. Yahudiler hasûddurlar. Bunun evsâfı Tevrat'ta mezkûrdur; hıyanet ederler.” (Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 2:27-29)
C- Yahudiler GADAB'a uğramış bir millettir. Kur'an, Yahudileri lanetlenmiş bir millet olarak zikretmekle beraber, onlara Allah'a ve ahiret gününe inandıkları ve iyiliği emredip, kötülüğü nehyettikleri takdirde de müjdelerin olduğunu beyan etmiştir. Kur'an'da geçen, “Allah'tan gelmiş olan bir ipe ve insanlar tarafından uzatılan bir ipe (sisteme) tutunmaları müstesna, onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine zillet damgası vurulmuştur. Allah'ın gazabına uğramış, meskenete mahkûm edilmişlerdir. Bu, onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyle olmuştur. Çünkü âsi olmuşlar ve haddi aşmışlardır.” ( Al-i İmran, 112). Üstad'dan bu konu ile ilgili aşağıdaki misalleri vermeye çalışalım:
Bediüzzaman İşarat-ul İ'caz'da “ğayr-il mağdu- bi aleyhim” ifadesinde geçen gadaba uğrayanlar tabirine örnek olarak Yahudileri göstermektedir.
“En amte” fiil, “mağdubi” ism-i mef'ul, “dallin” ism-i fail olarak zikirlerinde ve keza, üçüncü fırkanın sıfatını ve ikinci fırkanın sıfatına terettüp eden âkıbetini ve birinci fırkanın ünvan-ı sıfatını aynen zikretmekte ne gibi bir hikmet vardır?
Ç- “Nimet” ünvanı, nefsin daima meylettiği bir lezzet olduğundan ihtiyar edilmiştir. Fiil-i mâzi olarak zikrindeki sebep, evvelce beyan edilmiştir.
İkinci fırka ise, kuvve-i gadabiyenin galebe ve tecavüzüyle tecavüz ederek ahkâmın terkiyle zulüm ve fıska düşmüşlerdir: Yahudilerin temerrüdü gibi.
Üçüncü fırka ise, vehim ve hevâ-yı nefsin akıl ve vicdanlarına galebesiyle, bâtıl bir itikada tâbi olarak nifaka düşen bir kısım Nasârâdır. (İşarat-ul İ'caz)
Meselâ, “Velmeskenetü zilletü aleyhim ve duribet” (Bakara suresi, 61) şu ünvanla, o milletin mukadderât-ı istikbaliyesini umumî bir surette ifade eder. İşte, şu milletin seciyelerinde ve mukadderatında münderiç olan şöyle müthiş desatir içindir ki, Kur'ân onlara karşı pek şiddetli davranıyor, dehşetli sille-i tedip vuruyor. (25. Söz)
D- Yahudiler kesinlikle ölümü istemeyen ve arzu etmeyen bir millettir. Bu konuda ilgili ayet-i Kerimenin izahında Bediüzzaman şu değerlendir- meyi yapmaktadır: “Meselâ, “El mevtü fetemenne- vü/Eğer doğru iseniz mevti isteyiniz. Hiç istemeye- ceksiniz.” (Bakara Sûresi, 94)
İşte, meclis-i Nebevîde, küçük bir cemaatin, cüz'î bir hadise ünvanıyla, milel-i insaniye içinde hırs-ı hayat ve havf-ı mematla en meşhur olan millet-i Yehudun tâ kıyamete kadar lisan-ı hâlleri mevti istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayaca- ğını ifade eder.” (25. Söz)
E- İnsanlığın manevi olarak bozulmasında, yani sefih bir yola girmelerinde bir rol oynamış- lardır. “Meselâ, “Niseeküm ve yestahyune ebneeküm yüzebbehune” (Bakara Sûresi, 49) Benî İsrail'in oğullarının kesilip kadın ve kızlarını hayatta bırakmak, bir Firavun zamanında yapılan bir hadise ünvanıyla, Yahudi milletinin ekser memleketlerde her asırda maruz olduğu müteaddit katliamları, kadın ve kızları hayat-ı beşeriye-i sefihânede oynadık-ları rolü ifade eder.” (25.Söz)
Yukarıda sayılan sıfatlar, elbetteki bütün Yahudi ırkı için değildir. Şayet öyle olsa, o zaman İlahi adalete -haşa- bir tenkit kapısı açılabilirdi. Zira bütün doğan insanlar İslam fıtratı üzerine doğar. Ayrıca Tevbe kapısı her zaman açıktır. Ama her milletin ruhuna yerleşen bariz sıfatlar olduğu gibi, bu milletin ruhuna işlemiş sıfatlar da bunlardır. İsteyen ve iradesini hayra ve güzele yönlendiren Yahudilerden, mesela, Abdullah İbn-i Selam gibi çok büyük İslam fedaileri çıkmıştır. Hem Yahudi alimlerden İbni Bünyamin ve Muhayrık ve Kâ'bü'l-Ahbar gibi çok nadide simalar Peygamberimizin sıfatlarını kitaplarında gördüklerinden, imana gelmişler, sair imana gelmeyenleri de ilzam etmişler. (Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364)
Dolayısıyla Yahudi milletinde çoğunlukla bu sıfatlar yoğunlukta bulunduğundan, Kur'an onları lanetlemiştir. Bir bakıma lanetlenen Yahudi milleti değil, onların çoğunluğunun sahip olduğu kötü vasıflardır. Bu duruma yol açan fiillerin başkaları tarafından yapılması halinde onların da aynı sonuçlarla karşılaşmaları söz konusudur.
2- Peygamberimize ve Müslümanlara olan Düşmanlıkları
Yahudiler'in insanlara ve özellikle müslüman- lara şiddetli bir düşmanlık besledikleri ve kalpleri katılaştığı için nasihatlerin ve ibretlerin onlara ulaşamayacağı da onların bariz özelliklerindendir. Onların Kur'an'da geçen diğer özelliklerinden biri de fitne ve fesat çıkaran bir millet olduklarıdır. (Maide, 64) Onların fesatlarının altında yatan asıl neden, bütün beşeriyete duydukları kin ve şahsî menfaatleri doğrultusunda hareket etmeleridir. Konu ile alakalı Birkaç misal:
Yedinci hâdise: Nakl-i sahihle, Yahudiler, suikast niyetiyle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın oturduğu yere, üstünden büyük bir taş atmak ânında, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o dakikada hıfz-ı İlâhî ile kalkmış; o suikast de akîm kalmış. (19. Mektub;Kadı Iyaz, eş- Şifa, 1:352)
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, muzır bir sâhir olan Lebid-i Yahudi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı rencide etmek için acip ve müessir bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resul-i Ekrem Aleyhissa- lâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'ye ve Sahabelere ferman etmiş: “Gidiniz, filân kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz.” Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Herbir ipi açıldıkça, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hiffet buluyordu. (19. Mektub; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343)
Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Gazve-i Hayber'de bir Yahudi kadını, bir keçiyi biryan yapıp pişirmiş, gayet müessir bir zehirle zehirlemiş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma göndermiş. Sahabeler yemeye başladı- lar. Birden ferman etti: “Pişirilen keçi bana der ki,'Ben zehirliyim” diye haber veriyor. Herkes elini çekti.Fakat o şiddetli zehirin tesirinden, Bişr ibni'l-Bera' aldığı birtek lokmadan vefat etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o Zeynep ismindeki kadını çağırdı. Ferman etti: “Neden böyle yaptın?” O menhuse dedi: “Eğer peygamber- sen sana zarar vermeyecek. Eğer padişahsan, insanları senden kurtarmak için yaptım.” (19. Mektub; Buharî, Tıb: 55)
3- Ahirzaman'da Oynadıkları Rol
Ahirzamanla ilgili olarak Hz. Peygamberin (a.s.m) çok çarpıcı değerlendirmeleri ve haberleri mevcuttur. Hiç şüphesiz İslama, dinlere ve İnsanlığa karşı çıkacak ve ilahlığını ilan edecek olan Deccal'in ahirzamanda oynadığı rol bambaşkadır. Bediüzzaman Deccal ile Yahudilerin irtibatını bir hadis-i şerifin ışığında şöyle izah etmektedir:
Rivayette var ki, “Deccalın mühim kuvveti Yahudidir. Yahudiler severek tâbi olurlar.” (Müslim, Fiten: 124)
Allahu a'lem, diyebiliriz ki, bu rivayetin bir parça te'vili Rusya'da çıkmış. Çünkü, her hükûmetin zulmünü gören Yahudiler, Almanya memleketinde kesretle toplanıp intikamlarını almak için, komünist komitesinin tesisinde mühim bir rol ile Yahudi milletinden olan Troçki namında dehşetli bir adamı, Rusya'nın başkumandanlığına ve terbiyegerdeleri olan meşhur Lenin'den sonra Rus hükûmetinin başına geçirerek Rusya'nın başını patlatıp bin senelik mahsulâtını yaktırdılar. Büyük Deccalın komitesini ve bir kısım icraatını gösterdiler. Ve sair hükûmetlerde dahi ehemmiyetli sarsıntılar verip karıştırdılar. (5. Şua)
Üçüncü cihet ve sebep: Her iki Deccal, Yahudinin İslâm ve Hıristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesinin muavenetini ve kadın hürriyetlerinin perdesi altındaki dehşetli bir diğer komitenin yardımını, hattâ İslâm Deccalı masonların komitelerini aldatıp müzaheretlerini kazandıklarından, dehşetli bir iktidar zannedilir. (Beşinci Şua, İkinci Makam)
Birinci hâdise: Bir zaman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ömer Radıyalla- hu Anh'a Yahudi çocukları içinde birisini gösterdi, “İşte sureti” dedi. Hazret-i Ömer Radiyallahu Anh, “Öyle ise ben bunu öldüreceğim” dedi. Ferman etti: “Eğer bu Süfyan ve İslâm Deccalı olsa, sen öldüremezsin; eğer o olmazsa, onun suretiyle öldürülmez.” (Müslim, Fiten: 85, 86, 95)
Bu rivayet işaret eder ki, onun sureti, hâkimiyeti zamanında çok şeylerde görüneceği gibi, kendisi Yahudiler içinde tevellüt edecek. Gariptir ki, onun suretindeki bir çocuğu katledecek derecede ona hiddet ve adavet eden Hazret-i Ömer (Radıyallahu Anh), o Süfyan'ın en çok beğendiği ve takdir ettiği ve çok defa ondan senâkârâne bahsedeceği bir memdûhu Hazret-i Ömer'le çıkmış. (Beşinci Şua, İkinci Makam)
4- Türkiye Üzerine Oynadıkları senaryolar
Osmanlı Devletinin yıkılmasından sonra, büyük devletlerin Türklere istiklaliyet vermeleri karşılığında, onların dinlerini ve Kutsal kitapları olan Kur'anlarını kendi elleriyle kaldırmalarını, Yahudiler taahhüt etmişlerdir. Son Osmanlı hahambaşısı olan ve Mısırda görev ifa eden Hayim Naum, yeni teşekkül edecek olan Türkiye Cumhuriyeti için dehşetli planlar çevirmiş ve bir derece muvaffak olmuştur.
“Gizli anlaşmanın entrikası
Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun'î istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile, Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum'dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika'da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle Kur'ân'ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müthiş plânının zeminini Amerika'da hazırladıktan sonra İngiltere'ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:
“Siz Türkiye'nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum.” (Emirdağ Lahikası 2)”
5- AKİBETLERİ
Ahirzamanda Yahudilerin Müslümanlarla ciddi bir muharebesi olacak ve bu muharebenin sonunda Yahudiler büyük bir zarar göreceklerdir. Ebû Hüreyre (ra) bildirmiştir: “Resûl-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm şöyle buyurdu: 'Müslümanlarla Yahudiler harb etmedikçe kıyâmet kopmayacaktır. O harpte Müslümanlar (gâlip gelerek) Yahudileri öldürecekler. Öyle ki, Yahudi, taşın ve ağacın arkasına saklanacak da, taş veya ağaç; 'Ey Müslüman, Ey Allah'ın kulu, şu arkamdaki Yahudi'dir, gel de onu öldür!' diye haber verecektir. Sadece Garkad ağacı müstesna, çünkü o, Yahudilerin ağaçlarındandır.” (Müslim, Fiten, 82)
Ayrıca daha önce verdiğimiz bir Ayet-i kerime'de Onların daima bir zillet ve meskenet cezası alacakları bildirildiği halde, bu ilahi kanunun, şu anda İsrail devleti için neden tecelli etmediğinin sebepleri sorulmuş, Bediüüzaman'ın da bu soru üzerine verdiği cevabı da aşağıya alıyoruz.
“Vel meskenetü lletü ize aleyhim ve duribet” (Bakara Suresi, 61) âyet-i celilesinin bir nüktesi
Aziz Nur kumandanı ve Kur'ân'ın hâdimi kardeşim Refet Bey,
Yahudi milleti hubb-u hayat ve dünyaperest- likte ifrat ettikleri için, her asırda zillet ve meskenet tokadını yemeye müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin meselesinde; hubb-u hayat ve dünyaperest- lik hissi değil, belki enbiya-yı Benî İsrailiyenin mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunması cihetiyle, bir cihette bir ehemmiyetli hiss-i millî ve dinî olmasından, çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa, koca Arabistan'da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete girecekti.” ( 14. Şua)
Üstad Bediüzzaman, İsrail devletinin muvaffak olmasını ve tokat yememesini dini bir hisle yola çıkmalarına bağlamaktadır. Ama bunların tokat yememeleri muvakkat olup, daimi değildir. İnşaallah “zulüm devam etmez” kaidesiyle, zulümden dönmeyen bu gözü dönmüş güruh, cezalarını hem dünyada hem ahirette göreceklerdir.