Kader, Allah'ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyin özelliğini, geçmiş ve geleceğini ezelden bilip, Levh-i Mahfuz'unda takdiri ve yazmasıdır. Bir başka ifade ile kader, varlıkların belirli bir plân ve ölçüye göre takdir edilmesidir.
Elma kelimesini yazmak istediğimizde, harflerin şekli, sırası ve büyüklüğü bizim takdirimize göre şekillenmektedir. Bu kelimenin, şuursuz kâlem ya da mürekkep tarafından değil, irade, ilim ve kudret sahibi bir katip tarafından yazıldığı açıktır. İşte gerçek elma da, Allah'ın ilminde takdir edilen şekil ve özelliklere göre, mürekkep hükmünde olan elementlerle, Allah tarafından yazılmakta ve yaratılmaktadır.
Kader Defteri
Ağaçlar, yıldızlar, dağlar, bağlar ve insanların her birisi birer kudret kelimesidir. Kaderin programına göre yaratılmışlardır. Bir binadaki güzellik ve intizam, bir mühendisin takdiriyle çizilmiş bir plân sonucunda ortaya çıkar. Plânda, her bir tuğlanın nerede, ne zaman ve nasıl görev alacağına varıncaya kadar programladığımızı kabul edelim. Böyle bir plân çizilmekle, o binanın kaderi takdir edilmiş olur. Bina artık o plâna göre şekillenecektir. İşte bu plâna, Kur'an'ın ifadesiyle, Kader Defteri deniyor. Binanın bu plâna göre yapılmasıyla kâinat ortaya çıkıyor. Âlem-i şahadet dediğimiz bu görünen âlemde bina yapılmakla, Kader Defteri'nde planı çizilen eşya vücuda gelmiş olur.
Bizler her birimiz, yaratılmadan önce, Kader Defteri'nde ve aynı zamanda Allah'ın ilminde idik. Yaratılmakla kudret dairesine de geçmiş olduk. Yani, görünen âlemde yer aldık. Eşyanın yoktan yaratılmasından maksat, Allah'ın ilim dairesinden, kudret dairesine çıkarılmasıdır.
Her bir canlının kader defterinin küçük bir numunesi, onun tohumunda, çekirdeğinde ve hücresinde yer almaktadır. Bir elma ağacının plânı, yani şekli, yapısı, çiçeklerinin rengi ve kokusuna varıncaya kadar her şeyi hücrelerin içinde bulunan kromozomlarında şifrelenmiştir. Genetik yapıyı tayin eden bütün bu plân ve programlar, kader defterinin küçük bir numunesidir. Her bir canlının yapısı, kader programına göre hareket eden elementler vasıtasıyla şekillenmektedir.
Binanın plânını yapan bir mühendisin varlığını kabul etmeyen kimse ile, binanın plânı hakkında konuşmanın bir manası yoktur. Çünkü, binanın mühendisini yok sayan bir kimse ile, o mühendisin plân ve programından söz etmek gereksizdir. Aynı şekilde, Allah'ı kabul etmeyen kimsenin de, Allah'ın takdir ettiği plân, ya da kader hakkında konuşması manasızdır.
Bütün varlıklar gibi, insanın da bütün organlarının en güzel şekilde gereken yerde, şekil ve büyüklükte yerleştirilmiş olması, bir plân ve programın takdiriyle olduğunu göstermektedir. İnsanının her bir özelliği, manevî kader kâlemiyle hücrelerinde kaydedilmiştir. Onun bedeninde, her an binlerce hücrenin ölmesi ve yerine yenilerinin gelmesi sağlanmaktadır. Böylece, insanın vücudunda her an değişiklikler olmakta, Cenab-ı Hak, Kader Defteri'ndeki plânı kudretiyle uygulamakta ve gözümüze göstermektedir.
Kader, ıztırârî ve ihtiyarî olmak üzere ikiye ayrılır:
Iztırârî kader, insanın iradesine bağlı olmayan İlahi takdirlerdir. İnsanın anne babasının kim olacağı, hangi asırda dünyaya geleceği, kadın veya erkek mi olacağı gibi hususlar, buna örnek verilebilir. İnsan bu kaderden sorumlu değildir. Çünkü bütün bunlar, onun iradesi dışında meydana gelmektedir. Bu takdir ve keyfiyet tamamen Allah'ın ilmine ve iradesine bağlıdır. İhtiyarî kader ise, insanın kendi cüz'i irade ve arzusu ile giriştiği fiillerle ilgilidir. Bunların meydana gelmesi, insanın cüz'i iradesine bağlıdır. İnsanın sorumlu olduğu, kendi istek ve arzularına bağlı olan bu tip kaderdir.
Burada ince bir noktayı hatırlamak lazımdır. Biz cüz'i irademizi kullanırız. Ama asıl olan, Allah'ın külli iradesidir. Biz vazifemizi yaparız. Allah, dilerse, muvaffak eder, dilerse etmez. Onun için, “Ben çalıştım, mutlaka başarılı olmam lazım” diyemeyiz. Başarılı kılmak Allah'a aittir. Meselâ, biz bahçemizi sularız. Sulamazsak kurumasına sebep oluruz. Sorumluluk bize aittir. Ama, suladığımız zaman, biz vazifemizi yapmış oluruz. Allah dilerse büyütür, dilerse çürütür. Büyütürse, bize netice ikram ettiğinden dolayı şükrederiz. Vermezse de, yine onda rahmet tecellisi arar, isyan etmeyiz. Çalışmak da böyledir. Ders çalışıp imtihanı geçersek, Allah'a şükrederiz. Kalırsak, sabrederiz.
KADER VE CÜZ'İ İHTİYARİ
Kader ve cüz'i ihtiyari, îmânın ve İslamiyet'in hudutlarını tayin eden, hali ve vicdani bir îmânın kısımlarındandır. Bunlar, ilmi ve nazari değillerdir. Ancak, herkes vicdanen bilir ki, kendisinde bir cüz'i ihtiyar vardır ve bu niyet ve meyil, ya da arzularına göre, hareketlerine yön verebilmek- tedir.
Mü'min, her şeyin Allah'ın takdir ve yaratmasıyla olduğundan hareketle, yaptığı bütün işleri Allah'a vererek sorumluluktan kurtulmak isteyince, cüz'i ihtiyari önüne çıkıyor ve diyor: “Sen bunun yapılmasını, kendi arzu ve iradenle tercih ettin, dolayısıyla sorumluluğun var.” Bu durumda nefis; ”Madem sorumluluk benimdir, o halde yaptığım bütün iyilikler bana aittir” deyince de, kader karşısına çıkıyor, “Haddini bil, yapan sen değilsin.” Böylece kader nefsi gururdan kurtarıyor. Îmânın bu taraftaki sınırını çiziyor. Cüz'i ihtiyari de, nefse sorumluluk yükleyerek îmânın diğer sınırını tayin ediyor. Bu konu, ilmi ve nazari olmayıp vicdani olmakla beraber, bazı örneklerle akla bir derece yaklaştırılabilir.
Sebep de sonuç da Allah'tandır
Allah, her şeyi bir sebebe bağlamıştır. Elma elde etmenin yolunu, elma yetiştirmek şeklinde takdir etmiştir. Burada elma bitkisi sebep, elma meyvesi ise sonuçtur. İkisini de yaratan Allah'tır. Anne ve baba sebep, evladı bunun sonucudur. Hem anneyi, babayı ve hem de evladı yaratan Allah'tır. O, bizim tuttuğumuz sebebe göre sonucu yaratmaktadır.
Aynı şekilde Allah, Kur'an-ı Kerim'de bir takım ibadetleri yapmamızı emretmiş ve bu ibadetlere de sevap meyvelerini takmıştır. Burada ibadet sebep, sonucu ise sevap şeklinde olup, ikisi de Allah'tandır. İnsan, isteğine bağlı fiilleri arzu edince, Allah onları yaratmaktadır. Yani manen Allah der: “Ey abdim! İhtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yola götürürüm. Öyle ise, sorumluluk sana aittir!”
Meselâ, sen bir çocuğu omzuna alıp, “Nereyi istersen, seni oraya götüreceğim” desen. O çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü. “Sen istedin” diyerek, üstelik bir de tokat vurursun. İşte Allah da, külli iradesini, insanın cüz'i iradesine basit bir şart yapmıştır. Bu O'nun değişmez kanunudur.
Her şeyi yaratan elbette Allah'tır. O, sebebi de, onun sonucunu da bildiriyor. İnsan neyi talep ederse, Allah ona cevap vereceğini vaat ediyor. Hikmeti uygun görürse, kulun isteğinin ya aynısını veriyor veya ondan daha iyisini veriyor, ya da hiç vermiyor, kul için daha semeredar olan ahirete bırakıyor. Kul, cüz'i iradesi ile bir fiile teşebbüs etmedikçe, Allah o fiili yaratmamaktadır. Demek ki, Allah'ın külli iradesi ve mutlak kudreti, insanın cüzi iradesine tâbidir. Kul neyi isterse, hayır olsun şer olsun, Allah onu yaratmaktadır. İşte insan, kendi cüz'i iradesi ile niyet ve talep ettiği için, bundan sorumlu tutulmaktadır.
Bunu bir asansör misaliyle bir derece anlayabiliriz. On katlı bir apartmanın her katında ayrı ayrı sohbet meclisleri olduğunu, bodrum katının da vahşi ve zehirli hayvanlarla dolduruldu- ğunu kabul edelim. Asansörün hangi kata gideceği, sizin iradenize bağlıdır. Siz hangi düğmeye basmayı tercih ederseniz, asansör sizi oraya götürecektir. Yani, asansör sizin tercihinize bağlıdır. İyiyi istediğinizde iyiye, kötüyü istediğinizde de kötüye götürmektedir.
İşte bizim cüz'i irademiz, bu misaldeki gibidir. Allah bizlere peygamberleri ve kitaplarıyla, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bildirmiştir. Biz cüz'i irademizle, bu doğrulardan ve yanlışlardan her birini seçebilecek durumdayız. Allah'ın insanı ve bütün mahlûkatı içine alan külli iradesi ve mutlak kudreti de cüz'i iradeye tâbi olarak, kul neyi isterse, Allah onu yaratmaktadır. Bizim elimizde olan tek şey, asansör düğmesine basmak hükmündeki tercihimizdir. Bu tercihten sonra, vücudumuzdaki azalarımızın çalışmasından, söz konusu fiilin meydana gelmesi için kâinatta yapılması gerekli faaliyetlere kadar bütün fiiller, Allah'ın külli iradesi ve mutlak kudretiyle yaratılmaktadır.
ŞERRİ DE, HAYRI DA
YARATAN ALLAH'TIR
İnsanın işlediği fiiller, ister hayır olsun, ister şer olsun hepsini yaratan Allah'tır. Meselâ yürüme fiilini yaratan Allah'tır. Dünyanın güneş etrafında dönmesini de yaratan Allah'tır. Dünyanın dönmesi onun kendi iradesinde değildir. Bu sebeple dünya, senelerdir Allah'ın takdir ettiği yörüngede gitmektedir. Fakat insan böyle değildir. Allah, insana kendi iradesi ile istediği yere gitmeyi tercih etme yetkisini tanımıştır.
İnsan robot gibi değildir. Robot, programlan- dığı gibi, iki şeyden birisini yapar. Burada onun, seçme gibi bir şansı yoktur. Halbuki insan böyle değildir. İstediğini seçebilir. Hatta, birbirinin aynı olan iki şeyden birisini tercih edebilir ki, bu irade sıfatının bir özelliği ve o sıfatın varlığının delilidir.
Bir kimse, iradesinin kullanarak, ibadethaneye gitmek istediğinde, o fiili Allah yarattığı gibi, meyhaneye gitme fiilini de yaratan Allah'tır. Aynı şekilde su içme fiilini yaratan Allah olduğu gibi, alkol içme fiilini de O yaratır. Gidilecek yeri, ya da içilecek şeyi insan tercih ettiği için, sorumluluk insana aittir. Demek ki, bizim işlediğimiz bütün fiiller, ister hayır olsun ve isterse şer olsun, hepsini yaratan Allah'tır.
Hidayet ve dalâlet Allah'tandır
Hayır ve şer Allah'tan olduğu gibi, hidayeti yaratan da, dalaleti yaratan da Allah'tır. İnsanlar, birbirinin hidayetine ve dalaletine sebep olurlar. Kulun dalalete düşmesi, kendi iradesini kötüye kullanması sebebiyledir. Yoksa, kul kendi kabiliyetini dalalete yöneltmedikçe, Allah onu o yola sevk etmez. Hidayet için de aynı durum söz konusudur. Hidayeti dilediği kimseye vermesi ise, hidayet şartlarına uyan kimseye, dilerse hidayet edeceği manasındadır. Hidayet için gerekli hiçbir şartın yerine getirilmemesiyle, Allah'tan hidayet beklemek, tarlaya tohum atmadan mahsul almayı beklemeye benzer.
BÜTÜN İYİLİKLER ALLAH'TAN KÖTÜLÜKLER İSE NEFİSTENDİR
Allah her insana akıl, hafıza ve hayal gibi çok harika cihazları takmış, görme, işitme, korkma, sevgi ve muhabbet gibi, pek ince duyguları vermiştir. Bütün bu duyguları ve cihazları, iyide, güzelde ve hayırda kullanmayı tavsiye etmiş, kendi rızasının bu yolda olduğunu, gerek kitapları ve gerekse peygamberleri ile bildirmiştir. Bütün duygu ve latifelerin, kendi emri üzerine kullanılması halinde, mükâfat olarak Cennet'te ebedî saadeti vaat etmiştir. Rızası olmayan kötülükleri işlememiz, bunları yapmamız halinde de, Cehennem gibi bir ceza ile tehdit etmiştir. Bütün iyilikleri isteyen Allah olduğu gibi, o güzelliklerin yapılması için akıl, hafıza hayat ve bilgi gibi gerekli sermayeyi de veren O'dur. Cenab-ı Hak iyilikleri halk eder, ihsan eder. Şayet kul bu manayı anlamaz, iyilikleri kendinden zannederse, o iyilikleri nefsine alır, gururlanıp kibirlenirse, kendisine şükür kapısı kapanır, dalalete gidebilir. Dolayısıyla bu iyilik ve güzelliklere insanın sahip çıkmaya hakkı yoktur.
Ama O'nun verdiği bu sermayeyi, O'nun istemediği kötü yollarda kullanan insan da, elbette yaptığı bu kötülüklerden sorumludur, cezasını hak etmiştir.
Bunu şöyle bir misalle daha iyi anlayabiliriz:
Devletin, bir memuruna yeter miktarda para
vererek, bununla bir eğitim külliyesi yapımı için onu görevlendirdiğini kabul edelim. Bu memur, verilen emri aynen yerine getirse, “Bütün bu eğitim kurumunu ben yaptırdım” diye ona sahip çıkamaz.
Fakat o memur, kendisine emredilen eğitim kurumu yerine, meyhane yaptırsa ve böylece pek çok kimsenin hayatını alt üst etse, “Bütün bu işlerde sorumlu devlettir, çünkü bu meyhanenin sermayesini o verdi” demeye hakkı olamaz.
Her iki halde de sermayeyi veren devlettir. Sermaye devletin emri üzerine kullanıldığında bütün şeref devlete ait olacaktır. Onun emrinin aksine kullanıldığında ise, ortaya çıkacak bütün şer ve tahribattan, o sermayeyi yanlış yolda kullanan sorumlu tutulacaktır.
KADER VE ADALET
Adalet; her hak sahibine layık olduğu hakkını vermek, olarak tarif edilir. Adalet iki kısımdır. Birisi, bu dünyada her bir varlığa, ona uygun her türlü cihaz ve imkânın verilmesidir. Diğeri de, bu dünyadaki bir takım haksızlıkların, o haksızlığı yapandan hakkın alınarak hak sahibine iadesidir.
İkincisi büyük oranda ahirette tecelli edecektir. Birincisinde Allah, bu âlemde her bir hayvanı, hayatından memnun olacak tarzda yaratmış, her birisine takdir ettiği rızkı ona sevdirmiş ve bedenini, o rızkı elde etmeye uygun bir şekilde yaratmıştır. Onun ruhuna, en uygun olan bedeni vermiştir. Koyun ruhuna uygun bir beden, kurdun da ruh yapısına en uygun bir vücut vermekle adaletini tecelli ettirmiştir. Ama aksi olsaydı. Koyuna kurdun ruhunu vermiş olsaydı, o zaman adaletsizlik olurdu.
İlâhî adaletin bu âlemdeki tezahürlerinden birisi de, dengenin korunmuş olmasıdır. Dünyaya yeni gelenlerle, ölümle buradan ayrılanlar bir denge içerisindedir. Her bir canlının vücuduna gelen ve onun bedeninden ayrılan zerreler de, bir ölçü içerisindedir. Aynı şekilde varlıkların buradaki görevine ve yapısına uygun sayıda yaratılmasında da bir denge ve adalet vardır. Meselâ, balıkların çoğalma sayısı gibi, aslanlar üremiş olsa idi, ne kadar adaletsiz olduğu görülecekti.
Mutlak adalet sahibi olan Allah, insana da, bütün mahlûkatın üstünde bir mevki ve ona uygun bir ruh ve beden elbisesi giydirmiştir. İnsan, kendisine verilmiş olan ve beden elbisesi, Allah'ın bir lütfu ve ikramıdır.
Bir yerde çalışan ve belli bir ücreti hak eden kimseye, o hakkı verilmediği zaman, bu konuda hak dava etmeye ve kendisine haksızlık yapıldığından şikayete hakkı olabilir. Çalışmadan bir kimsenin böyle bir hak dava etmesi haksızlıktır.
Allah insanı yokluktan varlık âlemine çıkarmış, maden yapmamış, bitki yapmamış, hayvan yapmamış, insan yapmıştır. Yoksa, insan bütün bunları kazanmış veya bir şekilde önceden hak etmiş değildir. Kendisini, başkalarına kıyas ederek, “Niye daha fazlası verilmedi” diye hak dava edemez. Dolayısıyla, insanın görevi, sadece kendisine verilen nimetlere şükür ve minnettarlık- tır.
Olumsuzluklara Maruz Kalmak
Adaletsizlik Değil midir?
Allah hiç kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez. Kur'an'da; “Allah, kişiye ancak gücünün yeteceği kadar teklif eder buyrulmaktadır.(1)
İnsanın maruz kaldığı bir takım sıkıntı ve musibetler, yine onun lehinedir. Çünkü, bazen bizim hayır gördüğümüz şeylerde şer, şer gördüğümüz şeylerde de hayır olabilir. Bizim hedefimiz hep dünyaya yönelik olduğu için, istiyoruz ki, bu dünyada hiç sıkıntı ve meşakkat çekmeyelim. Daha sonra da gidip Cennet'in ortasına oturalım. Halbuki, Allah bizi bizden daha fazla bildiği için, bizim ebedî hayatımıza zarar verebilecek bir takım istek ve arzularımızı dikkate almıyor. Bir takım nefsani arzularımızın yerine, belki sıkıntı ve meşakkat veriyor. Zahiren adaletsizlik gibi görünen bu şeyler, bizim ebedî hayatımızı kurtarıyor.
Allah'ın yarattığı her şey, bizim için ya doğrudan güzeldir, ya da sonuçları itibariyle güzeldir. Bizim adaletsizlik ve kötü gördüğümüz şeylerin altında, umumi bir hayır olabilir. Bunu şöyle bir misâlle anlayabiliriz.
Kabul edin ki, iki saatlik bir film var. Biz bu filmin ortasından on beş dakikalık kısmını seyrettikten sonra, o filmin kahramanlarının durumlarını, haksızlık ve adaletsizlik yapılıp yapılmadığını değerlendirmek istesek, isabetli karar veremeyeceğimiz açıktır. Çünkü, o filmle ilgili ne olayların geçmişini ve ne de nasıl sonuçlanacağını biliyoruz.
İşte her insanın hayatı da adetâ böyle iki saatlik bir film gibidir. Bu film, 14-15 yaşında başlıyor ve ölünceye kadar devam ediyor. Bu filim ahirette hesap günü açılacaktır. Bizim burada adaletsizlik ve haksızlık olarak gördüğümüz bir takım sıkıntı ve meşakkatler, orada belki de, ebedî hayatın kurtuluşuna vesile olacaktır. Hayır olarak görülen ve gıpta edilen bir takım vasıflar da, Cehennem'e girmeye sebep olabilecektir. Demek ki, bu dünyada faydalı sanılan bir çok haller, orada sorumluluğun ağırlığı ile kulun büyük bir yükü iken, sabırla karşılanan bir takım meşakkat ve zahmetler, orada onun günahlarının affını sağlayabilir.
Kaynaklar:
-Kur'an-ı Kerim.
-Nursi, B. Said. Sözler. rnk Neşriyat. İstanbul, 2006, s. 502 vd.
-Kırkıncı, M. Kader Nedir? Cihan Neşriyat. İstanbul, 1985.
Dipnot: 1-Bakara, 286