Yazı boyutunu büyütmek için     
Share/Bookmark
 
 
Sayı : 38

Temmuz 2010

Bu yazı ;
153 defa Okunmuştur. Yazıcı için

SBS-YGS-LYS Sınavları Çok(!) Önemli midir?
Nedim TAKTAK

Erişmek istedikleri bir hedefi olmayanlar, çalışmaktan zevk almazlar Gençken bilgi ağacını dikelim ki, yaşlandığımız zaman gölgesinde barınacak bir yerimiz olsun. Gideceğiniz yeri bilmiyorsanız, vardığınız yerin önemi yoktur.
‘Üniversiteyi kazanmıştım Yazdığım tercihte var olan bir yeri. Eğitim Fakültesi. Öğretmen olacağım, bu olamaz diyordum. Sorun neydi o zaman diyebilirsiniz. İki tane sorun vardı:
1.Sorun: –mış gibi yaşamak ve yapmak! Doğan Cüceloğlu’nun dediği gibi; kişinin kendisine vereceği zararın doruk noktası bu. Yani istemediği halde istiyormuş, sevmediği halde seviyormuş vb. Kısaca başkalarını memnun etme ama kendi memnun olmama hali.
İstemiyorsam neden tercihlerim arasına yazmıştım? Sevdiğim bir ağabeyi kıramamak bir mazeret olabilir miydi? Siz hayatınızın bir başkası tarafından yönlendirilmesine izin verir miydiniz? Bugün buna cevap ver denilse kocaman “HAYIR!” derdim açık yüreklilikle.
2. Sorun: Her okuyan illâ ki öğretmen mi olacaktı. Tıp fakültesini bitirenler her zaman doktor olmuyorsa, hukuk fakültesini bitirenlerin hepsi, avukat olmuyorsa ben neden böyle bir basit düşünceye saplanmıştım. Bilmem. Bildiğim şey öğretmen olmayacaksam dahi, olacak gibi çalışmak hakkını vermek olmalıydı. Çünkü binlerce kişi arasından sıyrılmış ve yazdığım bir yeri kazanmıştım değil mi?
O öğrencilik sıralarında ciddiyetle çalışıp ben zaten öğretmen olmayacağım gibi engeller oluşturmasaydım inanıyorum ki İngilizce öğretmenimin İngiltere’ye gönderme fikrine de ‘Evet’ demez miydim acaba?
‘‘Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi: "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım.”
Aklına böyle bir düşünce gelen kral, krallığının dört bir yanına kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükâfat vereceğini ilân ettirdi.
Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı. İlk soruya cevap olarak; kimileri "her hareketin doğru vaktini bilmek" için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. "Ancak böylece her şey tam zamanında yapılabilir" dediler. Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep daha önce olmuş olayları izleyerek lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler. Başka bilginler de, kral neler olup bittiğine ne kadar dikkat ederse etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkânsız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler.
Fakat bu defa da başka bilginler; "bir konseyin önünde beklemesi imkânsız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir kişi anında karar verebilir" dediler. "Buna karar vermek içinse neler olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen, sihirbazlara danışmalıdır." İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en "fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler" bazılarına göre danışmanlar; bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı.
Üçüncü soruya, yani "en önemli işin ne olduğu" konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dinî ibadet dediler. Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi. Hâlâ doğru cevapları aradığı için, bilgeliğiyle ünlü yalnız başına yaşayan kişiye danışmaya karar verdi.
Bilge kişi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanınaysa sade halktan başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sıradan elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalışarak yola düştü.
Bilge kişinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp yola devam etti. Kral yaklaşırken bilge kişi, kovuğunun önüne çiçek tarhları kazıyordu. Geleni gördü, selâmlayıp kazmaya devam etti.
Bilge kişi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu, kral yanına gelip şöyle dedi.
-"Ey bilge kişi, size üç sorunun cevabını almak için geldim: Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim işler nelerdir?”
Bilge kişi, kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti. "Yoruldunuz" dedi kral. " Küreği bana verin de biraz dinlenin." Bilge kişi;
—Sağ olun" diyerek küreği krala verdi, yere oturdu. Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Bilge kişi yine cevap vermeden ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve "Biraz dinlenin; bir parça da ben çalışayım." dedi.
Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha... Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı. Sonunda kral küreği toprağa saplayarak konuştu: -"Ey bilge kişi... Senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap vermeyeceksen, söyle de evime gideyim".
Bilge kişi; "Buraya koşarak birisi geliyor, dedi. Bakalım kimmiş?" Kral da arkasını döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini ve karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızdığını gördü. Yaralı adam onların yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü.
Kral ve Bilge kişi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve bilge kişinin havlusuyla sardı. En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek bir şey istedi.
Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada akşam olmuş hava soğumuştu. Kral, bilge kişinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral koşuşturmaktan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti. Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış, şaşkın gözlerle ve dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı. Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam; "Beni affedin" dedi, zayıf bir sesle.
Kral; "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki" dedi.
“Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum, dedi yataktaki adam. Ben, kardeşini astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza bilge kişiyi görmeye gittiğinizi öğrendim, dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusuya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım, fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni.”
Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi. Ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi. Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp bilge kişiyi aradı. Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kez daha rica etmek istiyordu.
Bilge kişi dışarıda, bir gün önce kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumları ekmekteydi. Kral ona yaklaştı ve şöyle dedi: —Sorularıma cevap vermeniz için size son defa yalvarıyorum! Yorgun dizlerinin üstünde çömelmiş olan bilge kişi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve -"Cevabınızı aldınız ya" dedi.
—Nasıl aldım? Ne demek istiyorsunuz? diye sordu kral.
—Anlayamıyorsunuz" diye cevapladı bilge kişi.
"Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp şu tarhları kazmasaydınız, gidecek ve şu adamın saldırısına uğrayacaktınız.
Yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız. Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti. En önemli kişi bendim ve en önemli işiniz bana iyilik yapmaktı.
Daha sonra bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı. Bundan sonra şu gerçeği unutmayın:
Tek önemli vakit vardır. İçinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir... En önemli kişi; kiminle beraberseniz odur. Zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez, en önemli iş; iyilik yapmaktır. Çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin en önemli sebebi budur.
İnsan; bir yolcu ise bu yolculuk ülkemizde sekiz yıl zorunlu ilköğretimden, dört yıl orta öğretimden, dört yıl yüksek öğretimden geçecekse sınavları sevmeli başarı merdivenlerini elleri cebindeyken çıkamayacağını da unutmamalıdır.
Zamanında bir adım atmayan tembel, sonradan yüz adım atmak zorunda kalır. Yapamazlara kulak asarsanız hiçbir zaman yapamazsınız. Haydi, başarı sizi bekliyor. Sadece her şeyi yapılması gereken zamanda yapın yeter. Bütün görkem başlamaya cüret edebilmektedir. Başarı istemek değildir. Başaracağına inanmaktır. Öğrenmek, akıntıya karşı yüzmek gibidir ilerleyemediğiniz takdirde gerilersiniz. Hedefiniz daima ileri ardınıza bakmaksızın ileri!
Elbette sınavlar önemlidir. Lâkin her şeyin sonu değildir. Biz elimizden gelen gayreti gösterir, çalışmamızla fiili duamızı yapar ve Her şeyin Sahibi Hz. Allah’tan (CC) hakkımızda hayırlısını isteyerek kavli/sözlü duamızı yaparsak kadere teslim olmuş oluruz. Akıbeti hayır olan gayretin elbette ki neticesi de hayır olacaktır inşallah. Bu arada ana baba, akraba, komşu ve bilhassa çocukların dualarını çokça istemeliyiz.
Unutma! “Kartala serçe dersen küçülür mü pençesi, Fırtınaya yel dersen diner mi gürlemesi?”