Silâhını herkesten önce ateşlerdi!
15 Mayıs 1919'da İzmir'de başlayan Yunan işgali, sonraki günlerde Aydın, Ödemiş, Akhisar ve Çine'yi de içine aldı. Yunanlılar 1920 Haziran'ından itibaren yeni bir taarruz daha başlattılar. Saldırılar o kadar hızlı gelişti ki, Balıkesir ve Sındırgı'dan başlayan işgal, 8 Temmuz'a kadar Bandırma ve Bursa'yı içine alarak İzmit'e kadar genişledi. Yunanlılar, işgal ettiği her yerde katliama girişiyor, insanlar bir yana hayvanları bile öldürüyor, meyve ağaçlarını dahi kesiyor, bu işkenceden herkes payına düşeni alıyordu. Bu zulüm üzerine başlayan direnişler, milli bir mücadeleye dönüşmüş, bölgelerde Kuvâ-yı Milliye birlikleri teşekkül etmişti. Kadın, yaşlı ve çocuk, herkes cihada koşuyor, silahını kapan akıncılara katılıyor, vatanı korumak amacıyla bu teşkilata yazılıyordu.
Sındırgı'nın işgal üzerine, bölge halkından pek çok insan da akıncı müfrezelerine katılmıştı. Akıncı müfrezelerinin bölgedeki kumandanı, Demirci kaymakamı İbrahim Edhem Bey'di. 1889'da dünyaya gelen İbrahim Edhem Bey, İstanbul'da Hukuk Mektebi'ni bitirmiş, Balkan Harbi dolayısıyla ailesiyle birlikte Balıkesir'e yerleşmişti. Önceleri nahiyelerde müdürlük yapmış, sonra Demirci kaymakamlığına tayin edilmiş, İzmir'in işgali üzerine Balıkesir Kuvâ-yı Milliyesi'ni kurmuştu. Parti Pehlivan'la Usturumcalı Halil Efe'nin kuvvetlerini vakit geciktirmeden akıncı müfrezelerine dönüştürmüştü. Otuz kişiden meydana gelen bu akıncı müfrezelerine düşmana taarruz emri verdi. İlk hedef harita kollarıydı. 7 Nisan 1921' de Gördes'in Kızıllar köyünde bulunan harita kolu basıldı. Daha sonra Bigadiç'teki düşman birlikleri baskına uğratılıp çok miktarda erzak ve cephane ele geçirildi.
Bu baskınlar sırasında akıncı müfrezelerden birinde, kahramanlığıyla herkesin ilgisini çeken genç bir mücahide de bulunuyordu. Bu kadın, Gördesli Makbule'ydi. O günlerde Gördes de işgale uğramış, düşmandan pek çok zulüm görmüştü.
Kıvılcımlar saçan siyah gözler
Makbule Hanım 1902 Gördes doğumluydu. Kalabalık olan ailesinin küçük bir çiftliği, bir miktar da arazisi vardı. Her Gördesli kadın gibi, Makbule Hanım da at binmesini ve silah kullanmasını küçük yaşta öğrenmişti. On iki yaşlarında iken babasını kaybeden ve ağabeylerinin himayesinde büyüyen Makbule, on dokuz yaşına geldiğinde Usturumcalı Halil Efe ile evlenmiş, iki ay sonra da kocasının müfrezesiyle birlikte dağa çıkmıştı. Her zaman geniş siyah bir pantolon giyiyor, üzerine dizlerine kadar uzanan uzun bir pelerin örtüyordu. Ayağında sürekli çizme, başında siyah başlık bulunuyor, örtüsünün altından kıvılcımlar saçan siyah gözleri parıldıyordu.
Her baskında yanına, elinden hiç ayırmadığı Japon filintasını alır, düşmandan ele geçirdiği doru atına biner, müfrezenin artçısı olarak birliğin gerisindeki yeri alırdı. Ata, mücahitlerin çoğundan daha iyi biner, tehlike anında silahı herkesten önce o ateşlerdi... Akıncı kollarıyla beraber Demirci, Gördes, Simav ve Sındırgı dağlarında dolaşan Makbule Hanım, en ümitsiz zamanlarda bile mücahitleri cesaretlendirir, her çarpışmada kahramanca savaşırdı. Kocasıyla beraber iki defa pusuya düşürüldü, fakat badirelerden ustaca sıyrılmasını bildi. Güvemdere muharebesinin kazanılmasında, kahramanlığıyla büyük rol oynadı. Bozulup çekilen müfrezeleri yüreklendirip, onların düşmana yeniden taarruz etmelerini sağladı.
Attığı her mermide kükrerdi!
Yunan, Sakarya Muharebesi'ni kaybettikten sonra Afyon'a çekilmiş, direnmeye çalıştığı yeni mevzileri güçlendirmeye başlamıştı. Fakat cephe gerilerine huzursuzluk hâkimdi; zira dağlar Türk akıncılarının kontrolündeydi. Küçük gruplar halindeki gönüllüler, mücadeleden vazgeçmiyor, Yunan ikmal birliklerine her fırsatta baskınlar düzenliyordu. Cephe gerisinde kalan müfrezeler, bir buçuk yıl içinde düşmanla defalarca çarpışmış ve bu çatışmalarda Yunan birliklerine bine yakın ölü verdirmişlerdi. Telefon ve telgraf tellerini kesiyor, düşmanın haberleşme bağlantılarını tahrip ediyorlardı. Bu sayede pek çok köy ve kasaba yağma ve yakılmaktan kurtulmuştu…
Yunan birliklerinin bütün dikkati akıncı müfrezelerinin üzerindeydi. Bunların en etkilisi ise başında Halil Efe'nin bulunduğu 12. müfrezeydi. Mart ortalarında Bigadiç' in Alan Köyüne gelen akıncılar, Akdağ ve Alaçam dağlarında binlerle ifade edilen büyük bir düşman birliği tarafından kuşatıldı. “Gördes - Sındırgı - Akhisar” üçgeni içindeki sahada, kendilerinden çok üstün kuvvetlerle çarpışmak zorunda kalmışlardı. Tek avantajları araziyi tanımaları ve bu sayede çabuk manevra yapabilmeleriydi. Buna rağmen, muharebeden sıyrılmalarına imkân yoktu… Giderek cephaneleri tükeniyor, saatler süren çarpışma moralleri bozuyordu. Fakat Makbule Hanım, her zaman olduğu gibi, silahını birbiri ardına ateşliyor, her isabette kahramanca kükrüyor, yüreklere cesaret aşılıyordu…
Siperlerde geçirilen balayı!
16 Mart 1922 günü durum daha da kötüleşti. İmha olmamak için, çekilmek zorunda kalmışlardı. Fakat müfreze darmadağındı, düzensiz bir çekilme başlamıştı. Bunu gören Makbule Hanım, birden siperinden fırlayıp tüfeğini ateşleyerek, tek başına düşmana doğru taarruza kalktı. Böylece direnişçileri yüreklendirmek istiyordu; fakat gayreti uzun sürmedi. Kahraman kadın, alnına isabet eden bir mermi ile aniden yere kapaklandı, şehit olmuştu.
Henüz yirmisinde, daha hayatının baharında olan bu genç kadının gür ve kumral saçları başından ileriye doğru fırlamış, düşman mermisinin akıttığı beyni, uzun saçlarının üzerine nur gibi akmıştı. Hayatın zevkini tatmağa fırsat bulamayan yiğit Makbule'nin yarı açık gözleri âdeta ağlar gibiydi. Bu acı olay, başta eşi Halil Efe olmak üzere bütün yiğitleri sarstı, cesaret kaynaklarını kaybetmişlerdi.
Müfrezenin bütün erkekleri, Makbule Gelin defnedilirken çocuk gibi ağlıyordu. Genç mücahide, sekiz aydır onlarla birlikte dağların bütün soğuğuna, kar ve çamuruna katlanarak savaşmış, onlarla birlikte aynı çileyi çekmişti. Kurtuluş mücadelesinin başarılacağına inanarak, büyük bir azim ve sebat göstermiş, müfrezenin mücahitlerini teşvik etmişti. Akıncılar, bu kahraman savaşçıyı, kanlı elbiseleri ve çamurlu çizmeleriyle, hep birlikte kara toprağa gömdüler. Eşi Halil Efe, mezarı başında acıyla kendinden geçmiş, sel gibi gözyaşı döküyordu. Kanlı bedeniyle siperlerden birine yatırılan Makbule'nin cesedi, birkaç kürek toprak atılarak çabucak örtülüverdi.
Bir sene önce evlenen Makbule Hanım'ın balayı da birçok evliler gibi düşman karşısında geçmişti. Silaha sarılan genç karıkoca, mücahit dostlarıyla birlikte dağa çıkmış ve aylarca düşmanla çarpışmıştı. Çoğu zaman baskın yapan, bazen da baskına uğrayan bu müfreze, bir cesaret sembolü gibi yanlarından hiç ayrılmayan bu kadın kahramandan her zaman kuvvet ve moral almıştı.
Kıyamete kadar hatırlanacak!
Şehit Makbule Hanım'ın aziz kabri, şahadet yılı olan 1922'den 2000'e kadar, tam 78 yıl, hafızalarda bir sır olarak kaldı. 2000 yılı Haziran'ında ise, bu mücahidenin dağlardaki mezarı merhum İbrahim Edhem Bey'in oğlu Burhan Cahit Akıncı üstün gayretleriyle bulundu. Harlak deresinin Dereçatı mevkiindeydi. Yerin tespitinde, Kocayayla çarpışmasında bacağından yaralanan Çorlulu Mehmet Çoban'ın büyük yardımı olmuştu. 2000 yılında, Sındırgı Kaymakamlığı tarafından, başta Mücahide Makbule Hanım olmak üzere bütün şehitlerimizin mezarları yeniden inşa edildi. Ayrıca kaymakamlık tarafından “Kuvâ-yı Milliye Anıt Parkı” düzenlendi. Hem Türk kadınlığı, hem de tüm Gördesliler, bu asil kadınla ne kadar iftihar etseler azdır. Şehit Makbule'nin aziz hatırası kıyamete kadar hatırlanacaktır.